Yeni Kayıt / Şifremi Unuttum

Kullanıcı Adı :     Parola :
  


  » Stoa ve Ortodoksi (2)
 


Stoa ve Modern Zamanlar

Doğan Özkan

Aklın Keşfi

Her ne kadar Descartes’in "cogito, ergo sum (düşünüyorum, o halde varım)”u, sonraları bazı düşünürlerce Varlık Sorunsalına temel yapıtaşı olarak ele alınacak olsa da, gelişim olarak Epistomojik bir sorun olan Metod Düşüncesi’ne yanıt ararken ortaya çıkmış; “Algı ve Akıl Yürütme” sorunsalına yanıt aranırken akla ulaşılmıştı, Bir bağlamda, Aristo Mantığının açmazı ele geçmişti (Mantık tasıma dayanıyor, cevap veriyordu ama doğrulanma veya yanlışlanma yeteneğinden yoksun olduğu için güven vermiyordu), Mantık böylece, yerini artık, bilgi ve metodoloji ve giderek deney ile donanımlı, gerçekle ilişkili akıla bırakıyordu; "Kendisinin farkına varan Akıl" ile ilişki kurulmuştu. Tabii ki, “Kendisinin farkına varan Akıl”; çelişik yapısından gelen bazı açmaz ve sorunsalları bünyesinde taşıyordu. Kant, olası aklın yetersizleri üzerine düşünürken, Hegel, bu çerçevede geliştirdiği gelgitli, çapraz referanslı sistemle gerçeğe yaklaşılabileceğini düşünüyordu. Konu, onun için, Platon’cu İdealarla ilişkili özetle İdealist ve Monoist (Gnostik ve dolayısıyla Tek’çi) idi. Öğrencisi Marx, Hegel’in idealist varsayımını, irdelemeye tabii tuttuğunda, bunun için gerekli kanıtlara sahip olmadığın gördü; o zaman Hegel sistematiğine bağlı kalarak, kanıtlar doğa, tarih, ekonomi, sosyoloji, siyaset ve antropoloji gibi alanlarda aranmalıydı; ve tarihsel olanı daha gelişmiş olarak, Tarihsel ve Diyalektik Materyalizm tezlerini oluşturdu.

 

Kartesiyen, (Descartes'çi) çizgi, sadece Monoist düşünürlere yol vermedi, model bir bağlamda, düalite de içeriyordu; Hegel gibi, yöntemsel bir çözümle sorunsalı aşmak yerine, sorunsalla bir arada var-olan varlığın durumundan hareket etmeyi, düşünenler de vardı; zaten o güne kadar, teoloji de, sorunun varlığını kabul etmiş görünüyor; sadece sorunun üzerine gitmiyor; “tekilin iradesi”, “bütünün iradesi”.bağlamında çözmeye çalışıyordu  Laik felsefe konuyu ele aldı; tekil varlığın durumunu göz önüne alan "Varoluşçu" ekol doğdu. Skolastiğin tahtı, çoktan gitmiş, altından iğreti oturduğu taburesi de alınmak üzere idi. Burada diğerlerini etkileme gücü açısından Spinoza ve  Heidegger ve özgünlük açısından Kierkegaard özel bir yer tutar. Tabii ki, ana leytmotifi özünde skolastik bir yöntem veya en azından formel bir mantıkla sorunu çözdüğünü düşündüğü Hegel'i hedef alan Nieztche'yi de özgün bir yere koymak gerek.

 

Marx gibi, monoist (tekçi) düşünceyi Hegel’den mülhem, kökleri Sokrates’e kadar giden diyalektik (birbirini kritike edici ikili) yöntemle ele alıp, nesneci düşünürler de özne ile ilgilenmişlerdi. Özellikle Genç Marx, yabancılaşma sorunsalı üzerine düşünmüş; ama muhtemelen, düşüncenin ve evrimleşmenin mevcut aşamasında konunun üzerine gitmenin gereksiz bir çaba olduğunu fark ederek, enerjisini, maddi temellere hasretmişti; Marx için, konunun kapanmış olduğuyla ilgili kesin bir veri yok; muhtemelen sadece ertelenmişti. Bu aşamada öznenin, veya özneler kümesinin (zaten ortada birey diye siyasi bilince sahip bir varlık da henüz yoktu; belki de hiç olmayacak veya çok az kişiye verilmiş olacaktı), sınıfsal ve politik durumunu ele almak yeterli idi; ayrıca zaten Titanlar (kahramanlar) çağı kapanmış veya kapanmak üzere idi. Kendi düşünce sistemine, insanlığı ileri götürecek bir özellik sağlamak, zamanın ruhuna, salt filozofik konularla uğraşmaktan, daha uygun; basitçe, dünyanın gerçek üreticileri emekçiler ve insanlık lehine faydalı idi. Keza, 3 ana eğilimi, Alman Düşünce Sistematiği, İngiliz Ekonomi Politiği ve Fransız Siyasetini bir potada eritmişti. Mikro varlığın sorunsalı ile ilgilenen varoluşçuları, yeni yeni filizlenen psikolojistleri ve hatta salt özgürlükçüleri (anarşistleri) ve devlet teorisini, teorisine dahil etmek, sistemine fazla gelecekti.

 

Modern  Zamanlar

Tabii ki düşünce tekeli kimseye verilmemişti. İdealist çizgide hareket ettiği varsayılabilecek (kanımca bu konuda da yeterli kanıt yok) Heidegger, Aletheia’nın -kabaca doğruluk ama vicdan ve ölçü ile yakından ilintili- insanda içerilmiş olduğunu varsayıyordu; “Aklını keşfeden Akıl’ın sorunsalları üzerine düşündü ve ne yazık ki bir bütüne ulaşmayan yazılar, yazdı. Sözün kısası. insanoğlunun durumunun irdelenmesi, doğal olarak büyük çelişkileri, yetersizlik ve fazlalıkları bünyesinde barındırıyordu. Aslında, Heidegger’in düşüncesi de, bir bağlamda, “kişinin kendisini” ve “kendisinin kendini algılayışı” olarak basite indirgenebilecek bir biçimde, diyalektik değilse bile “birbirini gören ikili” bir yöntem içeriyordu. Siyasi olarak karşıt kamplarda bulunsalar da Heidegger’den  büyük ölçüde etkilenmiş olan Sartre yoğun bir direnişçi pratik içinde anlaşılan aklın önemini kavramıştı. Yapıtları öncelikle aklın yüceliği ve varyeteleri üzerine idi; onun, diğer yol göstericilerinden biri olan Marx, her ne kadar öznellik konusuna girmemişse de, bu sadece ihmal edilmiş bir konu idi. İki çizgiyi bir araya getirmek için “Modern  Zamanlar”ı kurdu; teşhis doğru idi; sorun bir modernite sorunu idi.

 

Diğer yandan, Fransız asıllı bir Cezayirli olan Camus, Eski Yunandan devren gelen Ölçü ve Ölçüsüzlük üzerine geliştirdiği fikirlerle, idealist bir çizgide, diğer Varoluşçular gibi kişisel sorumluluk tabanında, tekil varlığın sorunsalı üzerine eğiliyordu. Sartre ise konunun siyasi temelden özgür olarak, salt tekil varlık bazında ele alınamayacağını, böyle yapılırsa, bunun eninde sonunda, tutucu ahlak lehine sonuçlanacağını düşünüyordu. Tarih, Sartre’ı doğrulamış gözüküyor; ancak, siyasi olanın da eninde sonunda, tekil varlığın erdemi sorunsalı ile karşılaşılacağını atlamamak gerekiyor.

 

Düşünce tarihi açısından böyle olmakla birlikte, düşünen bireyin sağlığı, özellikle "akıl ve ruh sağlığı", tartışmaya açık bir nokta olarak duruyordu; yüzyıllardır aykırı düşünceleri savunanlar ve aykırı tavır sergileyenler "deli (bir bağlamda akıldışı/ölçüsüz)" olarak yaftalanmışlar ve özelikle gelişen burjuvazi ile tecrit edilmişlerdi.

 

Siyasi olarak bakıldığında, “kendinin farkına vardığının farkına varan özne” modern çağın ürünü olan Psikolojistler tarafından psikiyatrik bir vakaya dönüştürülmüştü; buna karşıt olarak Varoluşçular, psikiyatrinin varlığını sorguluyordu; Sartre’ın “Bir Şefin Çocukluğu” adlı yapıtında dillendirdiği, “Gideceğim o Viyanalı doktora, aradığının fenomen benim” diyeceğim sözü, bu protestonun zirvelerinden biridir.

 

Burada 2-3 ana akım başat oldu; psikiyatrinin kendi öz elemanlarından hareket eden, başını Freud'un çektiği, Analitikçiler; diğeri de gene analitikçi olmakla birlikte, Heidegger'in düşünce sistematiğini baz alan, özünde deli kavramını, hatta psikiyatrinin varlığını sorgulayan, olguyu bir varoluş sorununa bağlayan başını Ludwig.Binswanger ve Medare Boss’un çektiği Varoluşçu Psikiyatrlar veya Anti- psikiyatrisler; bir de Jung Ekolüne bağlı Kollektif Bilinçalt’çılar. Her üç yöntemde de analitiklik yanında, güdümsüzlük ve "kişinin kendi kendinin farkına" varışı esastı; Freud ve Jung, bir yol gösterici olarak, psikiyatrın varlığına kesin inanıyordu; insanoğlunun uygarlık yolunda yüzyıllar boyu gelişiminde, adı ister “Aletheia", ister “Süper Ego” olsun sosyal olanın yanında, ciddi bir korku (sosyal veya doğal; Freud’çulaa göre hadımlık korkusu; varoluşçulara göre “endişe”) ve "otosansür" de gelişmişti; otosansür, ancak, bir psikiyatrın ayna görevi ile aşabilirdi (20 yy’lın sonuna doğru pıtrak gibi patlayan, kestirmeci Bilişsel Ekoller müstesna).

 

Psikiyatrların, Lou Salome örneğinde Freud’un başına geldiği gibi,karmaşık vakalarla başa çıkma güçleri çok zayıftı; psikiyatrları yanlış mecralara sevk eden hastaların örneği sayısızdır. Kaldı ki, henüz daha karşılarına, Hannibal Leister veya Norveçli Breivik çıkmamıştı.

 

Post Marksistler

Şu anda pek bir pratik yararı yoksa da, düşünce tarihi açısından aşağı yukarı söylenebilecek olanların tümü, 20. yy’lın sonuna kadar özellikle Egzistansiyalizmden de beslenen Post Marksistler ve onlardan bağımsız Dil Felsefecileri tarafından söylenmiş oldu. Bu bir bakıma da iyi oldu; çünkü, belki uzun yıllar insanoğlunun bu konulara tekrar dönme olanağı olmayacak; bunlar kitaplarda yaşamaya devam edecek; o da giderek okuma yeteneğini yitiren insanoğlu ile buluşabilirse.

 

Kabaca, Modern Zamanlarda,Stoa, Ortodoksi/Heterodoksi tartışmaları bir başka planda vücut bulmuş oldu; onların yerine, İdealizm/Materyalizm,; Monoizm/Dualizm, hatta Gnostizm/Agnostizm Objektivizm/Sübjektivizm  tartışmaları  ikame edilmiş oldu. Tartışma oldukça benzeşik, en azından leytmotifleri açısından; pratik ile pragmanın, ideal (doğru) ve gerçek ile çelişmesi (burada, hangisi, hangisi diye düşünmenin çok fazla bir  anlamı olmadığı kanısındayım. Özetle var olan yapılar, daha fraktel hale gelmiş; düşünce sayıları kombinatif biçimde artmıştı; artık satranç 2’li masada değil; 7-8’li masada, bazen eşili, bazen eşsiz oynanıyordu; bu bir bağlama tartışmanın da imkansızlığını sergiliyordu). İdeal olanın, pratik olmadan bir ise yaramayacağı; pratik olanın da, idealsiz nereye gideceğini bilmediği düşünülüyordu Ne var ki, Aristo’nun ” bir şey hem siyah; hem beyaz olamaz” önermesinin; insan aklını kuşatması hala sürüyordu.. (burada konuyu çözmeye çalışan “Bulanık Mantıkçılar”ı bir kenara koymak gerekiyor; teoride haklı olarak; “evrende mutlak siyah veya beyazdan söz etmek imkansızdır”. Ancak, insanoğlunun beyni, sapmalı çalışıyor; basit bir deneyin ortaya koyduğu gibi, suratı görürse, armudu göremiyor; armudu algılarsa, suratı göremiyordu.

 

Son çatışma

Son çatışmayı da, bu bağlamda okumak; en azından görünüşte, ölçüyü kaçıran ve moderniteyi kısıtlı benimsemiş iktidara, stoik bir uyarı olarak algılamak mümkün.

 

Son Söz

Bana kalırsa Stoa düşüncesi bir illet; modernite ile aşılması gereken; ancak modernite ile aşılabilecek,bir illet; çünkü öz yapısında bir aşkınlık içermiyor. Sünni ahlak ise, modernite ile çeliştikçe, ikiyüzlülüğe dönüşüyor. Psikiyatri, anti psikiyatri tartışmaları ve diğer tartışmalar, insanoğlunun pratiğini salt akla indirgeyen burjuvazinin bir ürünü olan modernitenin aşılması ile çözüm yoluna girebilecektir.

_______________________________________________

Kısa Özgeçmiş

Doğan Özkan

Mülkiye, İktisat ve Maliye Bölümü (1974) ve Boğaziçi Üniversitesi, Ekonomi Bölümü Lisansüstü Mezunu (1977). İş Bankası; Müfettiş yardımcılığı (1977-80); Kutlutaş Holding Planlama Uzmanlığı ve Planlama  Müdürlüğü (1983-90) görevlerinde bulundu.  Merküri Yayıncılık Ltd. Şti. kurucu ortağı ve yöneticisi (1991-2003). Yayınlanmış 2 Öykü, 1 çeviri Kitabı (Ölümün Anlamı); I adet Umberto Eco ve Gülün Adı üzerine Deneme (Defter Dergisi)  ve 6500 sayfa civarında Türk Patent Dairesine sunulmuş çevirisi mevcut. İşleri, Cumhuriyet gazetesi Yunus Nadi Yarışması’nda  2 kez (Kısa Öykü ve Film Senaryosu (1985 ve 86) mansiyona layık görüldü. 

 

Bu yazi 2674 defa okunmustur.

    Ana Sayfa
    Kurumsal
    Haberler / Duyurular
    Etkinlikler
    Nakkaştepe Projesi
    İstanbul Şubesi Lokali
    Üyelik
    Kan Bankası
    Yayınlar
    Ürünler
    Galeri
    Kariyer
    Linkler
    İletişim

-----------------------------------------
 
 
Müfit Erkarakaş

Sevgili Mülkiyeliler
-----------------------------------------

-----------------------------------------
 
 
-----------------------------------------
 
 
-----------------------------------------
 
 
-----------------------------------------
 
 
Gülseren Karaçizmeli

"ADAY VAR, ADAY VAR"
-----------------------------------------
 
 
Selçuk Yıldız

Elde var...
-----------------------------------------
 
 
-----------------------------------------
 
 
Mehmet Uysal

Akılbilim
-----------------------------------------
 
 
Akın Evren

Buluşma Yeri
-----------------------------------------
 
 
-----------------------------------------


Ana Sayfa İletişim Üye Listesi