Sosyal bilimleri tercih edecek öğrencilere, Mülkiye önerisi…

MURAT SEVİNÇ

Sevgili genç arkadaşlar,

Size, üniversite ve fakülte seçmeye çalıştığınız şu günlerde, bir fakülte, sembolü ‘inek’ olan Mülkiye hakkında bir iki şey söylemek isterim; duyarsınız, duymazsınız, ciddiye alır ya da almazsınız, bilemem.Kurumları ve insanı gereğinden fazla övmek iyi bir şey değil, övgü en aklı başında olanı dahi serseme döndürür, dinleyeni sıkar, bezdirir. Üstelik hatasız kul ve dört başı mamur bir kurum da yok yeryüzünde. Hal böyleyken, satırlarımı köklü bir kuruma yönelik övgü isteğinden çok, kişisel deneyimin paylaşılması olarak kabul etmenizi dilerim. Unutmadan, ben Mülkiyeli ve Cebeciliyim ama Mülkiye ve Cebeci Kampüsü bir üniversiteye bağlı tabii, hangisi olduğunu merak ederseniz, internette bulabilirsiniz.

Mülkiye, kapısından otuz dört yıl önce girdiğim, hayatımı değiştiren bir okul. Ev. Aile. Bir hane ve aile dertsiz olur mu hiç? Derdi tasası, seveni sevmeyeni çoktur, içeride ve dışarıda. Ne yaptı da değiştirdi, derseniz, daha önce de yazmıştım, İstanbul’un muhafazakâr semtinde büyümüş bir gence, o güne dek varlığından haberdar dahi olmadığı kapılar araladı, seçenek sundu. On sekiz yaş, en zor ve güzel yılların başlangıcı; karman çorman bir zihin, yetişkin ama yetişkin değil, her şeyi biliyor ama pek bir şey bilmiyor, bolca önyargı var ama dişe dokunur bir yargı yok… Bu çağda deneyimleyeceğiniz ne var ne yok, ileriki yılların harcı oluyor, sizi siz yapan ve yapacak şeylerin, tutumun, insani ve siyasi tercihlerin.

‘Kapı aralama’ meselesini sakın küçümsemeyin. Bakın, hocamız Mümtaz Soysal’ın 1960’larda yazdığı ve cezaevine girmesine neden olan kitabı ‘Anayasaya Giriş’in ilk sayfalarında, üniversite birinci sınıf dersinin, öğrencinin lise açığını da gidermesi gerektiği anlatılır. Öğrencisini ciddiye alan, onun nereden geldiğini bilen, ülkesini tanıyan ve öncelikle insan yetiştirmenin asli motivasyonu olan, olması gereken ‘kamu yararını’ gözeten bir yaklaşımdır bu. Mülkiye’deki hemen her derste, özellikle köklü kürsülerin tavrında bu çabayı fark edersiniz.Ne yapıyor da kapı aralıyor, sihirli değnek mi var, kapı aralamak ne demek? Üniversite eğitiminin, bilimin asıl işlevi sorgulamayı ve öğrenmeyi öğretmektir. İyi bir okul kafa karıştırır, muhatabına düşünme ve itiraz etme fırsatı verir, hatta saçmalama özgürlüğü tanır. Nitelikli işler, düzgün eğitim ve sonrasındaki anlamlı çalışmalar, ancak o karışmış kafalardan ve sorgulamadan çıkar, çıkabilir. Galiba ‘gelenek’ ve ‘kök’ burada devreye giriyor. Kabul, fazla iltifata gerek yok ama tevazunun çoğu da kibirdendir; Mülkiye’deki eleştiri kültürü bu memlekette nadir bulunan bir cevherdir. Otuz dört yılın ardından gönül rahatlığıyla söyleyebileceğim şey, gelenekten kaynaklanan o eleştiri alışkanlığı ve isteğinin, kurumun ruhunda bulunduğudur.“Kurumun ruhu olur mu?” demeyin hiç, ilerleyen yıllarda kanunların dahi bir ruhu olduğunu öğreneceksiniz.

‘Solculuk’ şöhreti, yalnızca uzun tarihinde adı sanı bilinen solcu hocaları ve devrimci öğrencilerinden değil, biraz bu eleştiri geleneğinden kaynaklanır bence. Hayata, yek diğerine, kendi alanına, eşi dostuna eleştirel yaklaşıp, diyelim kendisi böyle biri olmasa da çevresinde onca huysuz ve kuşkucu insanla yıllar geçirenin tam anlamıyla sağcı olması, o yavan kişiliğe bürünmesi pek kolay değil, Mülkiye’nin sağcısı da, sağ yelpazedeki muadillerinden biraz olsun farklıdır. Belki bu yüzden, kuruluşundan bugüne hiçbir iktidar tarafından sevilmemiştir.

Evet karmaşık, evet en şöhretli sağcıları ve hatta faşistleri de mezun etmiş, çoğu öğrencisi hocasından daha fazla tanınan ve siyasi tarihimizde derin izler bırakmış, yönetimlerin hazzetmediği, örneğin Menderes’in Konya’ya taşımayı düşündüğü, defalarca darbe yemiş, hoca ve öğrencileri işkenceden geçirilip öldürülmüş ve evet, onur duyulacak sayfalarının arasına mahcup edici dönemleri, işbirlikçiliği, ihbarcılığı ve dalkavukluğu da eklemiş, yaşını başını almış bir okul.Eleştirel tutumu öğrencilik yıllarında en açık ve çarpıcı haliyle görebileceğiniz anlardan biri, diğer şenliklerden farklı olarak büyük ölçüde yergi üzerine kurulmuş ‘İnek Bayramı’, bayramdaki benzersiz ‘İnek Duası’ ve altı bölümün bölüm fermanlarıdır. Hocalar oturur, karşısındaki öğrencinin kendisine yönelttiği, bazen hayli ağır içerikteki eleştiriyi dinler. Türkiye’de hazmı zor, hele ki ceberutların kabullenme ihtimali olmayan bir üsluptur bu.

Yeri gelmişken, son yıllarda İnek Duası, malum karelilerin fakülte şubelerince yoğun eleştiri, hedef gösterme ve müdahalelerine tanık oldu, oluyor. Son bayramda, duayı okuyacak öğrenci sahnede aniden kıyafetini değiştirip eskiden olduğu gibi başında hoca sarığıyla kalınca, bir-ikisi müdahale etmeye kalkmış, dekanlık makamına oturtulan şahıs korkmuş olsa gerek ki telaşla salonu terk etmiş, yine soruşturma açılmış vs.

Değerli arkadaşlar, yaşınız itibariyle hatırlamanız mümkün olmasa da tahmin edersiniz, AKP’den önce de hayat vardı ve bildiğiniz gibi İslam dinî 2002 Kasım ayından hayli zaman önce doğdu. Son yıllara dek hiç kimse bu törenden rahatsız olmamıştı. Ayrıca, yetmiş-seksen yıllık geleneğe gösterilen tepkinin ne denli kareli ceketli ve ince bıyıklı olduğunu şuradan da anlayabilirsiniz: İnek Duasında, hoca rolündeki öğrenci mutlak otoriteyi temsil eder ve herkesi, siyasetçileri ve hocaları eleştiri hakkını kendinde görür. Haliyle, bir din adamının saygın otorite konumunda bulunması ve ona böylesine hürmet edilmesi, olsa olsa laik kesimi rahatsız edecek bir ritüeldir ki, o da pek saçma olurdu kuşkusuz. Bu apaçık gerçeği kavrayabilmek için gerekli asgari zihinsel çabanın yokluğu, başka ve vahim bir mesele.

Mülkiye mezunları ne olur, hangi mesleğin erbabıdır? Acı ama gerçek, Mülkiye mezununun mesleği olmaz. Tıp gibi, hukuk ya da mühendislik gibi meslek edindiren okullar değil bunlar. Buna mukabil çok şey yapılabilir, ancak okuduğunuz yazının derdi, iş güç tanıtımı değil. Ece Ayhan’ın, Sezai Karakoç’un, Cemal Süreya’nın, Arkadaş Z. Önger’in, zaman içinde tümüyle başka bir yol seçmiş olsa da “Beni bir ses sahibi kıl, kefarete hazırım”dizesini yazmış İsmet Özel’in ve daha nicelerinin okuduğu sıraları; koridorlarını Bahri Savcı’nın, Yavuz Abadan’ın, Mümtaz Soysal’ın, Sadun Aren’in, Fehmi Yavuz’un, Seha Meray’ın, Tuncer Bulutay’ın adımladığı, duvarlarında kurşun delikleri olan bir okulu, meslek lisesi-dershane gibi anlatmayı, kendime de o tarihe de yakıştıramam. Eleştiriden, sosyal bilimden, sorgulamadan, kafa karışıklığından, biri olmaktan, tutum geliştirmekten söz ediyorum, üniversiteden ne anlıyorsam, ne anlaşılması gerektiğini düşünüyorsam, ondan.

Bir süredir deniyor ki, Mülkiye bitti, üniversite bitti. Doğru değil bu. Bilişim Devrimi devrinde, her şey gibi üniversiteler de sarsılıyor, Türkiye ve dünyadaki üniversite düşünce ve uygulaması alt üst olacak, eğitimin de şekli şemaili değişecek, değişmeli vs., bunları bir yana bırakalım, değişim zorunluluğundan değil, olandan söz ediyoruz şimdi. “Mülkiye bitti” diyenler, KHK’ler sonrasında yaşananlardan söz ediyor. Malum rektör ve haysiyetsiz işbirlikçileri eliyle sayıca en büyük öğretim elemanı kıyımı Cebeci’de gerçekleştirdi. O kıyıma, özellikle Haziran 2015’ten sonra üniversitede olanlara, saldırılara, müsebbiplerine, kurum içindeki şarlatanlara dair söylenecek çok şey var, günü gelince konuşulur, yazılıp çizilir ve bir kısmı da zaten dava konusu olur. İşin bu tarafı, üniversite yaşamına yeni başlayacakları ilgilendirmez.

Sevgili öğrenci arkadaşlar, sizi ilgilendirmesi gereken, Mülkiye gibi kurumların yıkılmayacağını bilmeniz. Doğrudur; sarsılır, yıpratılır, baskı kurulur ama eninde sonunda toparlanır ve bunu, size şunca satırdır anlatmaya çalıştığım o kök sayesinde yapar. Bakın, şimdilerde özellikle muhalif öğrenciler çok şikâyetçiymiş ve haklılar tabii, nefes almakta zorlanılan bir dönem bu, yalnızca Mülkiye’de değil, ülke genelinde. Ancak ben 1980’lerde öğrenciyken, 12 Eylülcülerin dekan atadığı bir adamcağız sabahları kapıda kılık kıyafet kontrolü yaptırır, bina içine tek bir afiş vs. asılmasına izin vermezdi. Yanına uzun boylu, iriyarı birkaç çalışan alır, koridorda afiş kontrolüne çıkardı. Öğrenciyle başa çıkılır mı, sonunda afişleri uçan balona bağlayıp tavana astı arkadaşlar! O sabah, zavallı dekanın koridorda tavana bakarak sinirle yürüyüşünü hâlâ hatırlıyorum. Ola ki ‘Uçurtmayı Vurmasınlar’ filmini seyretmediyseniz, seyredin, betimlemeye çalıştığım ortamı daha iyi kavramanıza yardım eder. 1980’ler Mülkiye’sindeki atmosfer bir felaketti, inanın. Ardından, benden bir kuşak öncesinin asistanları, yani 1980’lerin başlarında mezun olanlar, 1990’larda inatçı çabalarıyla okulu sarsıp kendine getirdi ve on-on beş yılda 80’lerin ölü toprağını üzerinden atmasını sağladı. Son KHK kıyımı, işte o birikimi bir kez daha çöpe atmaya yönelikti.

Diyeceğim, yine olur, toparlar, bugünler geçer; 1859’dan bugüne kaç sultan, cumhurbaşkanı, başbakan, hükümet ve darbe gördü Mülkiye, kuşkunuz olmasın, yaralarını bir kez daha sarar, çünkü o kök ve işini ciddiyetle yapan çokça meslektaşımız orada duruyor. Demek ki eğitim için Mülkiye’yi düşünen gençler kesinlikle olumsuz kanı ve endişeye sahip olmamalı ve şu zor dönemde, çok hırpalanmış bir güzel kurumda filizlenmeyi hayal edip bunun yapılabileceğine inanmalı.

Ezcümle… ODTÜ, Boğaziçi, aklı başında vakıflar vs. ne güzel, hepsi nefes aldırır. Siz yine de, Cebeci’de bir Mülkiye olduğunu ve köklü okulların, o anda belki ayırdına varılmasa da insana çok şey kazandıracağını, kapı aralayacağını unutmayın. Umuyorum başarılı, verimli ve mutlu bir üniversite yaşamınız olur.

Murat Sevinç - Dikenhttps://www.diken.com.tr/sosyal-bilimleri-tercih-edecek-ogrencilere-mulkiye-onerisi/


Paylaş

Çarşı Caddesi No: 10 34674 Kuzguncuk, İstanbul
0216 492 41 16